Bu zor, uzun bir cümle

(Author: 12 Dilber’den)

Bu zor, uzun bir cümle ve
aynı zamanda bir özür ama
hiç nokta koymadan
hiç nefes almadan
çok iyi bilip de kabul etmediğim,
bakıp da gözümü kapadığım
dinleyip de duymadığım
hatalarımın özrü fakat,
hiç nokta koymadan,
tek bir nefeste, hiç düşünmeden,
kelimelerin üzerinde hesaplar
duyguların üzerinde planlar,
kurmadan, hiç korkmadan,
cesur bir özür cümlesi,
olsun istiyorum ki bir gün okursan
noktalarla konuşan bir adam
soru işaretleri ile yaşayan
bir âşık oluşumdan
nasıl pişmanlık duyduğumu bilesin;
seni bir daha bulsam
binbir çıkar peşindeki
onca insan arasında
aşk hikayeleri ile uyuşmuş
onca kadın yanında,
bir daha konuşabilsek
sabahlara kadar gülerek,
bir daha bakabilsek
gözlerimize güvenerek,
onca beden sonra
arkadaşlığın olmadan
yarım kaldığımı fısıldasam
nasıl pişmanlık duyduğumu
fısıldadığım kulağına, belki
inanırsın bu kez yalanıma,
yalanlarımı hep senin için
yarattığıma,
hayallerimi hep senin için
kurduğuma,
bizi bu dünyaya
yakıştıramadığıma,
ve doğruları yaşamak
için değil, seninle yanlış
yapmak istediğime
inanırsın belki bu sefer,
kurallarla karışan aklım
için dilediğim özürle.

 

Kokun kalmış buralarda

Sahil boyu yosunlar vurmuş karaya,
Dün açmış çiçekler bile kopmuş dalından,
Kader dünden hazır son darbeyi vurmaya,
Bir tek kokun kaldı buralarda bi’tanem.

Kuşlar bile terk etmiş bu soğuk şehri,
Son müdavimler sahilde, giyinmişler kalın kalın,
Onların da acısını dalgalar yutar yarın,
Ama kokun hala buralarda bi’tanem.

Gözlerim ufukta, kulağım şarkılarda,
Yüreğim yanıyor dudaklarım gülse de…
Seni özlüyorum bu soğuk şehirde,
Nereye gidersen git bi’tanem,
Kokun hep kalacak yalnız yüreğimde.

(Arşivde boynu bükük, öksüz kalmış, hiçbir kitaba girememiş… Uygun bir öyküye denk gelmediyse demek…)

Biz hiç âşık olmadık

(Author: 21 Santim’den)

Bir aşkın düşünü kurmuştum.
İçinde riyaya, yalana, ihanete,
Gösterişe, kıskançlığa, kibire yer olmasın,
Kollarıma girdiğinde dünya geride kalsın,
Hesabını kimse sormasın istemiştim.

Bir kadın hayal etmiştim,
Gözleri gülerken yüreği de gülsün,
Elini tutarken elimi tutsun,
Bir sözüyle yüreğimi çalsın,
Bir sözümle kollarıma koşsun,
Bütün fırtınaları ardında bırakıp,
Bir ömür demir atsın bu limana.

Bir aşk yazmaya çalışmıştım,
Birlikte okumamız için…
Her satırında biz olalım,
Her harfini heyecanla yaşayalım,
Beğenmediğimiz yeri silip silip,
Üstüne yeniden yazalım istemiştim.
Sormadan, izin almadan,
Hesap vermeden bir kadın seveyim
Bir kere geldik dünyaya
Onu da sevmek için harcayalım
demiştim ama…
Kör doğan çocuk gökyüzünü,
Sağır doğan müziği,
Bu dünyaya doğmuş bahtsız da
Aşkı ne bilsin?

Olamadı işte.
Biz hiç âşık olamadık.

Gerçekle Yüzleştirme Dairesi Hayal Kırma Masası

(Hayal Silgisi’nin arka kapağından)

Hiç düşündünüz mü, hayalinize yolculuğunuz hüsran durağında sonlandığında, kendinize koyduğunuz hedefler avucunuzdan kayıp gittiğinde hiç kendinize sordunuz mu? Hayalinize ulaşmak üzereyken, sanki biri ucuna ip bağlamış da siz elinizi uzattıkça çekip alıyormuş, sizi oynatıyormuş gibi hissettiğiniz oldu mu? Sanki evren, insanların hayallerini kırmak için mesai harcayan çalışanlar istihdam etmiş de, bu özel görevlilerin üzerinde çalıstıgı, hayallerini bozmaktan en çok keyif aldığı insanlardan biriymişsiniz gibi…

“Umut, hayal kırıklığına giden yolda ilk adımdır,” sözünün ortaya çıkmasına neden olacak kadar sert, acımasız bir ekibin görev başında olduğunu ve güzel hayaller kuran insanları bulup, o hayalleri yıkmaktan keyif aldığını…

Hissetmişsinizdir mutlaka.

Aşkı, gönül ilişkilerini, arkadaşlıkları, sonuçları başka insanların duygularına bağlı zor denklemleri bir yana bırakın. Acil ihtiyacınız olan, elle tutulur bir ürünü sipariş verip satın aldığınızda kutudan çıkan ürünün hasarlı olduğunu görüp günlerce, haftalarca teknik servisle uğraşmak zorunda kalacağınızi fark ettiğiniz anda etrafınıza bir bakının. Belki bu görevlilerden birine rastlarsınız.

İnsanların çimlerin üzerinde dolaşmasının çimler için yararlı olduğunu bilmeden onlarca yıl boyunca parklara “çimlere basmak yasaktır,” tabelaları yerleştiren ve hayatın ağırlığından, yükünden kaçarak şehir betonlarının arasına sıkışmış küçük bir park parçasında doğayla buluşmayı hayal eden milyonlarca insanın hayallerini yıkan cahil park bekçilerini, çim yetiştirmekten habersiz belediye görevlilerini bir hatırlayın.

“Ben büyüyünce astronot olacağım,” diyen minik bir çocuğa, “bizim ülkemiz uzaya gidemiyor, sen astronot olamazsın,” diyen ilkokul öğretmenlerini gözünüze getirin.

Bütün hayalleri masumca arkadaşlıklar kurmak, teneffüslerde koşup oynamak olan çocukları okul sıralarında, “kızlar” ve “erkekler” diye ayırıp kendilerince dünyaya düzen, topluma barış getirdiğini sanan din adamlarını anımsayın.

Hayallerimizi kırmak için çalışan organize bir ekip var ve onlarla savaşmak mümkün değil, söylediklerine karşı çıkmak, isteklerine itaat etmemek mümkün değil. Toplumun içinde kalmak ve bir parçası olmak için yapmak zorunda olduklarınızı size dikte eden birileri var: Gerçekle yüzleştirme dairesi, hayal kırma masası.

-Bir hayalim var…
-Merhaba, biz Gerçekle Yüzleştirme Dairesi Hayal Kırma Masası’ndan geliyoruz. O hayali kuramazsınız.

Yalnız kalmaktan korkmuyor musunuz?

(Yalnızlık Doktorası’ndan)

1901 yılında, ünlü edebiyatçımız Halit Ziya Uşaklıgil, İstanbul Boğazı’nda bir dostunun yalısındaki yemek daveti sonrasında bahçede arkadaşlarıyla oturmuşken ve o dönem İstanbul zenginleri arasında çok popüler olduğu gibi, dünyada da henüz yasaklanmamış kafa yapan otların eşliğinde sohbet ederken, sonraki beş yıl boyunca çok duyacağı bir soruyla karşılaşmış:

“Şehirden neden kaçıyorsunuz mirim? Orada yalnız kalmaktan korkmuyor musunuz?”

Halit Ziya, o sıra kendisi için büyük bir köşk yaptırıyordu ancak bu köşk, bugün Yeşilköy olarak bildiğimiz ama o dönemler ismi Ayastefanos olan, şehir merkezine çok uzak bir bölgede inşa ediliyordu. Dolayısıyla, Halit Ziya’nın dostları, anlam veremedikleri bu uzak köşkün nereden çıktığını merak ediyorlardı.

Halit Ziya, bu soruya cevap vermeden önce kısa bir nefes almış, göz kapaklarını hafifçe kapamış, yorgun yüzünde küçük bir gülümseme belirmiş. İnsanlara, bin yıl boyunca anlatsa da anlaşılamayacağını bildiği o duyguyu anlatmak için dumanlı zihninde doğru kelimeleri seçmeye çalışmış.

***
Şimdi burada bir es verip, Halit Ziya hakkında önemli bir bilginin altını çizmek gerekiyor.

Osmanlı döneminin en önemli edebi hareketlerinden biri, Servet-i Fünun dergisiydi. Muhalif makalelerle, Avrupai denemelerle, etkileyici şiirler ve manzumelerle, tefrika romanlarla zenginleşen bu derginin yazarları ise Halit Ziya Uşaklıgil, Recaizade Mahmut Ekrem, Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit gibi döneminin en popüler isimleriydi.

Kısaca söylemek gerekirse, Servet-i Fünun dergisi, aslında o dönemin en büyük kültürel fenomeniydi.

O dergiyi, bugünün insanlarına, bugünün şartları ile anlatmak içinse en çok reytingi alan TV yıldızlarının bir araya toplandığı, tüm ülkenin her bölümünü çok büyük merakla beklediği bir TV dizisiyle karşılaştırmak gerekir.

Hatta, sadece birkaç yıl önce Türkiye’yi çılgınca ekran başına toplamyı başarmış olan Aşk-ı Memnu isimli dizi filmin, aslında Servet-i Fünun dergisinin bir yazarı olan Halit Ziya Uşaklıgil tarafından yine dergide tefrika şekilinde yayınlanmak üzere yazıldığını hatırlayın. Bugün bile bütün ülkenin aklını başından alan o öykünün 1900 yılında, insanları nasıl etkileyip baştan çıkardığını düşünmeye çalışın.
Kiraz dudaklı, zeytin gözlü, süt gibi bir kızcağız olan yengesini baştan çıkarıp onunla fütursuzca yiyişen uçkur düşkünü, ahlak yoksunu, zengin çocuğu, yakışıklı Behlül’ün ibretlik öyküsü! Romanın sonunda Behlül kaçarken, bizim milletin de zaten iki dirhem kalmış aklının kaçıp gittiğini tahmin edebilirsiniz.

Roman yayınlandığında, sadece kulaktan kulağa anlatılan öyküsü bile o dönemin “kendi küçük dünyalarında yaşayan” insanlarının aklını başından almıştı. Halkın, öykünün çarpıcılığı karşısında nasıl şok olduğunu, Behlül’e ve zengin amcası Adnan Bey’in güzel ama şeytan karısı Bihter’e nasıl lanetler okuduğunu hayal etmeye çalışın.

İşte, 1900 yılında bu öyküyü duyan masum insancıkların kahvehanelerde, lokallerde, cemiyette yaptıkları tartışmalara ayırdıkları mesai yüzünden imparatorluğun ekonomik krize girdiği; tarlalardaki ürünlerin büyük kısmının bozulduğu, ticaretin sekteye uğradığı, tahılların limandaki gemilerin ambarlarında kurtlandığı, çiftliklerde hayvanların bakımsız kalıp hastalanarak telef olduğu, fırınların günlerce ekmek çıkaramaz hale geldiği ve Osmanlı’nın bu yüzden zayıf düşerek Avrupa devletleri tarafından “Hasta Adam”olarak anıldığı bugün hiç kimse tarafından hatırlanmaz.

Hatta, Padişah II. Abdülhamid’in, aniden ortaya çıkan bu krizin müsebbibi olarak gördüğü Halit Ziya’ya ifrit olduğu ama sanatçıya tahammülü olmayan barbar bir sultan olarak Avrupa’da kötü şöhret yapmaktan ve madara olmaktan çekindiği için dişini sıkıp sesini çıkarmadığı; daha sonraları Hüseyin Cahit’in yazdığı “Edebiyat ve Hukuk” makalesini gerekçe göstererek Servet-i Fünun dergisini kapattırmasının tamamen bahane olduğu; asıl sebebinse Halit Ziya’nın ülkedeki kullarının aklını esir, mesailerini piç eden bir tane daha müthiş edebi ürün vermesinden çekinmesi olduğu söylenir. Bunları da size tarih veya edebiyat derslerinde öğretmezler. Uyanık olun.

Neyse, asıl meseleye dönelim.

Servet-i Fünun dergisinin o dönemde ne kadar büyük bir üne sahip olduğunu ve bu derginin yazarlarının o dönemin ne kadar büyük “yıldızları” olduğunu şimdi daha rahat tasavvur edebiliyor olmalısınız.

İşte bugün dahi hayal edilmesi çok zor olan bu dev şöhretin sahibi bir yazarın, Padişah tarafından dergisi kapatıldıktan sonra bile çok kolayca başka ortamlara akıp şöhretinin kaymağını yemesi mümkünken; dünyanın en zengin aileleri arasında yer alan Osmanlı burjuvasının Boğaz’daki yalılarında ara vermeksizin düzenlenen dumanlı davetlerde ya da cıvır cıvır dilberlerin musiki eşliğinde kıvrıla kıvrıla göbek attığı, gerdan kırdığı, şarabın su gibi aktığı alemlerde sefaya doyma imkanı varken, tüm bunları bırakıp küçük, izbe, unutulmuş ve üstelik de şehre çok uzak bir Rum balıkçı köyü olan Ayastefanos’ta niçin kocaman bir köşk yaptırdığını ve oraya taşınmaya karar verdiğini kimse anlayamıyordu.
Bu olay, bugün genç kızların sokakta görünce çığlık atarak ismini haykırdığı, sutyenlerini çıkarıp fırlattığı, kırmızı Porsche’si ile boğazda turlarken arkasındaki magazincilerin ona yetişmek için trafikte kazalara neden olduğu bir TV/sinema “süper starının” her şeyi bırakıp Madagaskar’da bir köye yerleşmeye karar vermesine benzetilebilir. Artık durumu daha net görebiliyorsunuz sanırım?

Dolayısıyla, o gün İstanbul Boğazı’nın kıyısındaki görkemli yalının iskelesinde, dalgalar ahşap iskeleye çarpa çarpa dağılıp da küçük su damlalarını sıcak yaz gününde kafaları dumanlanmış şöhret ve servet sarhoşu İstanbul burjuvasının üzerine savururken Halit Ziya da ne söyleyeceğini merakla bekleyen dostlarına şu cevabı vermişti:

“Yalnızlık bir mahrumiyet değil, lükstür.”

Baban öldüğünde siki tutarsın

(Author: 21 Santim’den)

dostlar,

rahmetli dünyadan göçeli uzun zaman oldu ama şu satırlarımı sivri köşe’de babasıyla hâlâ hesaplaşanlarla paylaşmak istedim.

babanın kaybı, bir insanı nasıl etkileyebilir, diye düşünüp, cevabi matematikle açıklamaya çalıştım.

bazıları farkına varmayabilir, ah adam yaşlandı öldü; der geçer. biraz da üzülür belki. veya ölüm kavramının bilincinde olmadığından, unutur gider, ta ki bir gün “babam yok” gerçeği kafasına dank edene kadar.

aileden birini kaybetmenin duygusal karşılığı elbette kolay ifade edilemez ama bir an için duygusallığa girmeden, kadere isyan etmek için öfkeye, küfre, lanet okumaya bulaşmadan, soğukkanlı bir matematikçi gibi, baba kavramına rasyonel bir tanım getirmek onun varlığının ve yokluğunun ne anlama geldiğini net bir şekilde açıklamak için önemlidir.

baba bir hayat çarpanıdır. düşersin kaldırır, uçarsın indirir, yorulursun dinlendirir, dinlenirsin fişekler. mutluluğunun, gücünün, sağlığının, başarının çarpanıdır baban. babanın katsayısı yükseldikçe yaşamının sonucu değişir. işlemde hata yapsan da eşitliğin sol tarafı hep sağ tarafını sağlar. çünkü baba katsayısı formüllerdeki hataları siler, denklemlerdeki yanlışları kapatır.

baba öyle mükemmel bir katsayıdır ki, pi sayısı onun yanında gereksiz bir deli saçmalığı gibi kalır. üstelik, farkına bile varmazsın bu mucizevi katsayının.
ruh sağlığının fonksiyonel biçimde çalışır kalması için gerekli olan en önemli enstrümanlardan olan baban ölüp de senin hayatına sıfır çarpan şeklinde etki etmeye başladığında anlarsın matematiğin gücünü. dağıtıp atar bütün formülleri, bütün çözümleri. siker atar bütün hesaplarını.

özgür olayım, babasız olayım, karışanım olmasın diye gençliğinde etkisiz elemanlığa iteklediğin, seninle arkadaş olmasını engellediğin baban öldüğünde yutan elemanlığa terfi eder ve toprağın seni de yutacağı güne kadar sıfır çarpanıyla paranteze alırsın artık bütün hayatını.

işte, baban öldüğünde artık matematiği bırakıp sokak çocuğu olmak ve küfretmeyi öğrenmek zamanındır zira hayatın suratına sert bir küfür, tenini kesen soğuk bir rüzgar gibi çarpacağı diğer yarısı başlamıştır. babanın öldüğü o günde hayat bir anda öğretir sana, siki tutmak nasıl olurmuş.”

GİTMEK HEP ÇOK KOLAY

(Yalnızlık Doktorası’ndan)

kaç aşk geçti bu gönülden?
kaç kez terk ettim sevdiğimi?
gözyaşımı içime akıtıp
kaç kez sakladım yüreğimi?

anladım ki sevmeye gücüm yok,
gitmek hep çok çok çok kolay,
ama o anılar var ya, anılar…
onlar adama çok çok çok koyar.

her terk edişin ardından,
ağlamaya yoruldum artık.
yüreğimi yalanla uyuttum,
ama hiçbirini unutamadım.

bak hayat durmadı, akıyor miniğim,
çok yol var önümde artık gideyim,
ama bilesin, dün yanında bıraktığım,
bir daha sevmeyecek yüreğim.